10 Aralık 2020 Perşembe

ALLAH GÜZEL İSİMLERİ(ESMAÜL HÜSNA) VE KAİNAT VE KORONA VİRÜSÜNÜN HAYIRLI TARAFLARI

Kuranı kerimde Bakara 180 de"En güzel isimler Allah’ındır; bu güzel isimlerle O’na dua edin, O’nun isimleri hakkında doğru inançtan sapanları kendi başlarına bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekecekler!" diye geçen Allah'ın güzel isimleri Allah'ın kainatta tecellisini gösterdiği gibi her biri Allah'ın varlığını sonsuz delillerindendir. Allahın güzel isimleri ile Allah'ı tanırız. Kuranı kerim derki Zariyat 56 .da "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım." Bunu bazı tefsirciler kulluktan kastın beni tanısınlar ve kulluğun özü olan duaya yönelip Allah'ın emirlerini getirsinler diye yorumlar.
Malum korona şer gibi gözükse de insanları duaya yöneletti dualarımızı da Allah'ın şifa veren manasındaki şafi ismiyle yapıyoruz. Hadiste günah işlemediğiniz ağızla dua ederseniz duanız kabul olunur diyor. Günah işlemediğimiz ağız birbirimizin adına ağızımızla günah edemeyeceğimize göre birbirimize ettiğimiz dua ve tevbe ederek ağızımızı günahtan temizlememizle olur. 
Müminlere korona virisünün hayır tarafı Şafi,Tevvab ,Afuv(afeden) ,Mucip (duaları kabul eden) isimlerinin tecellisini görmek oldu. Aynı zamanda kafirler için Kahhar(kahreden) esmasını gösterdi . İyileşenlerde ise Rahman (merhamet eden) ismini gösterdi. Mumit(öldüren) esmasını gördü koronadan ölen müminler inşaEllah şehit olarak öldüler
Bilim adamlarına faydalı tarafları ise virüs gibi canlı olup olmadığı tartışılan bir organizmanın araştırmaları yapıp Allah'ın Alim ve Halık(yaratan)
isminin tecellilerini görmek oldu. Böylelikle aciz muhtaç insan noktadan küçük bir virüse güç getiremiyeceğini anlayıp Allah'ın samed(hiç birşeye muhtaç olmayan) isminin tecellisini gördü. Bu arada hadislerde kuranının üçte bireine den olduğu söylenen ihlas suresinde samed esması geçer ve ilahı anlatması açısından çok önemlidir. Böylelikle hepimiz Allah'a daha yakın olduk
Allah(c.c.) esmaül hüsnasını rahmetiyle bize öğretsin ve korona virüsünü tüm insanlık için ilahi hayra çevirsin. Amin

9 Aralık 2020 Çarşamba

RAHMET VE İYİLİK PROBLEMİ VE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

Bazı teistler iylik problemini kötülük problemine karşı öne sürüyorlar ve haklılar.Bu konuyu biraz açalım .Örneğin bazı hayvanlar ve insanlar etçil dolayısıyla başka hayvanları öldürüp besleniyorlar. Kimi bu durumu merhamete aykırı görüp isyan ediyor. Metaryalistlerin en büyük dayanak noktası bu Allah varsa-haşa- neden bu hayvanlar birbirlerine zülum ediyor diyorlar. Demek kendilerini isyana götüren bu düşünceye fazlaca merhametli oldukları için kaplıyorlar. Bu merhamet  duygusu onlara nerden gelmiş acaba ilah yerine koydukları maddede ya da enerjide bu merhamet yok bu açıkça görülüyor. Demek ki merhametli bir ilah var ki bu merhamet duygusunu içlerine koymuş. Bu merhamet metaryalistler için iyilik problemidir. Müslümanlar için ise Allah'ın Rahman sıfatının tecellisidir. Aynı zamanda etçilik Allah'ın mumit(öldüren) rezzak(rızık veren) bu rızıkların yaratılması için de  Halik(yaratan) ve bu rızıklarlar canlılardan türediği için Hayy(hayat veren)sıfatlarının tecellisinin görülmesini sağlar. Metayalistlerin ilahlaştırdıkları maddede bu özellikler yoktur. Ayırıca Allah isterse beslenmeden gelecek enerjiyi bize canlı yiyeyerek değilde bize zararsız nükleer fisyon füzyon yoluya cansız elementlerden yaptırabilirdi . o zaman da ortalık canlı cesedlerinden geçilmezdi. Canlının canlıyı yemesi cesedlerin temizlenmesi açısından Allah'ın Kuddus(maddi manevi temizleyen) isminin tecellisini gösterir. 

Diğer kötülüklere gelelim örnğin ahlak kötülüklerine hırsızlık cinayet tecavüz vs. buna isyan eden içindeki ahlak adalet ve  merhamet duygusundan isyan ediyor. İlah yerine koydukları madde de atomlarda adalet ahlak merhamet yok.  Demek ki adaleti ve merhameti olan bir ilah tarafından bu duygular onların kalblerine konmuş. Bu ahlak kötükleri acıyan ve acınanda Allah'ın Adil , Rahman Hak Darr Hafıd(aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan) esmalarının tecellisini ortaya çıkarıyor.

Aynı zamanda yaptığı kötülükten pişman olan zalimin tevbe etmesi Allah'ın Afuv(afeden) ve Tevvab (tövbeleri kabul) esmayı hüsnalarının tecellisini gösteriyor.

Gelelim hastalık deprem sel gibi doğal kötlüklere . Hastalık hasta için çaresizliğini bilme ve acizliğini anlamadır.

Bu durum insanda dua etme isteğini körükler ve Allah'ın mucip (duaları kabul eden) isminin tecellisine sebep olur.

Hastalık aynı zamanda muhtaçlığımzı ortaya koyması açısından Allah'ın hiç bir şeye muhtaç olmadığını anlatan Samed esmasnı görmemizi sağlar.

Seller ve depremler olmasaydı yeryüzü şekilleri hiç değişmeyecekti o zamanda Allah'ın mussavvir(tasvir eden) mumit(öldüren)ismi ve bunlara acıyan insanlar için de rahman ismi tecelli etmiyecekti.

Peki zalim ve zalimi gözlemleyenler açısından durum böyle o halde küçük çocuk ve masum hayvan açsından durumu irdeliyelim.

Öncelikle buna kehf suresinde geçen Hızır'ın küçük çocuğu öldürmesi ve Hz.Musa'nın buna itiraz etmesi örneğini vermek isterim.

Hızır Hz Musa'ya bu çocuğunun büyüğüdüğünde kafir olacağını ve mümin olan ann babasını küfre sokacağını bundan korktukları için çocuğu öldürdüklerini söylmiştir. Öldürme kötülük gibi görünsede bundan iki iylik doğmuştur. Anne babanın mümin kalması sağlanmış ölen çocuğunda büyüyüp kafir olması önlenmiştir. Küfür ise en büyük zülumdür.

Çünkü küfür Allah tanımadığı için türlü kötülüğü mübah görür. Mesala evrime inanan bazı kafirler canlılığı bir dizi kimyasal reaksiyon olarak görür onlara göre kimyasal reaksiyonların amacı iyilik kötülük değildir sadece soyu devam ettirmedir. Amaç bu olunca öldürme de tecavüz de normal karşılanmalıdır oluyor. Ama insandaki maddede olmayan vicdan ve ahlak bunu kabul etmiyor yani yaratılışın fıtri delili bunu kabul etmiyor.

Zulme uğrayan masum ahirette bunun karşılığını kıssas ve cennet olarak alacak .İnsansa cennet olarak hayvansa kıssas olarak alacak.

Yani dünyamızdaki azcık kötülük maddede olmayan duygu irade ilim kudret gibi sıfatların ortayı çıkıp Allah'n esmayı hüsnasının tecellisinin mümkün olması için var. Dünyada hakim olan iyiliktir kötülükler azdır. Arabistan gibi şeriatın uygulandığı ülkelerde hırsızlık cinayet tecavüz gibi kötülükler diğer ülkelere oranla en az düzeydedir.

eğer en kötü saydığmız şey ölüm olmasaydı yer yüzü canlılarla dolacaktı adım atacak yer kalmayacaktı Allah sınırlı sayıda canlı yaratıp bunları ölmsüz kılıp canlı kalmaları için cansız şeylerden enerjilerini verseydi. Canlılık sadece enerji alışverişi olurdu.O zamanda Allah'ın isimlerinin tecellilerini görmezdik Allahı yeterince tanımayazdık.

Dünya Allah'ı tanıma yeridir bu dünyada Allah'ı tanımayan ahirette de tanımıyacak ama Allah'ın var olduğunu görecek ve cehennemde Allahın Kahhar sıfatının tecelisinin işlediğini anlayacaktır. Kötülükler Allahın kahhar sıfatının tecellisi iledir. Allah'a edebimizden kötlüğü şeytan ve nefse atfediriz. Çünkü kötülüğü yaratan Allah'ın kötlüğün işlenmsine rızası yoktur ama şeytan ve nefisin kötlüğün işlenmesine rızası vardır. Her kötlük işleyen özgür iradesi ile rızası ile işler. Ayrıca Allahı görsemde haşa inmayacığını söylyen kafirler var bu demek oluyor ki görmek inanmayı kuvvetlendirmiyor olabiliyor. Bu durumda Allahın sıfatlarını ve isimlerinin tecellilerini görmek ön plana çıkıyor.

Ahirette tecelli edecek Allah'ın bir esması var o da Rahim yani kendisine inanlara sonsuz merhamet eden koruyup kollayan manasıda. Kafirler bu tecelliden mahrum kalacak. O halde bu dünyada yaşayan kafirler tövbe edin müslüman olun.

Çünkü ahirette tövbe yoktur. Pişmanlığı ve bir daha yapmamayı ifade eden tövbe maddede yoktur. O halde tövbe Allah'ın içimize koyduğu bir duygudur ve Allah'ın rızasına götürür.

Allah bizi yani ümmti Muhammedi kötülükten cehennemden ve rızasına uygun olmayan işlerden korusun.

     

5 Aralık 2020 Cumartesi

HER NAMAZINIZA 10.000 $ VERSELER NAMAZ KILAR MIYDINIZ?

 Çoğunuzdan cevabı evet olurdu herhalde. Ebedi hayatımızda namazın karşılığı cennet ve 10.000$ dan tirilyonlarca kat daha değerli  Allah ın rızası ise cennettn kat kat daha değerli.

Peki soruya tersinden soralım her namaz vaktini kaçırdığınız için sizden 10.000 $ isteseler namazı kaçırırmıydınız?.

cevabımız kaçırmazdık olurdu herhalde. Ebedi hayatımızda kılmadığımız namazların cezasını cehennemede ödeyeceğiz oysa cehenneme kurtulmak için 10.000$ tirilyonlarca kat fazlasını versek orada kabul olmaz. Allahın razı olmaması da cehennemden kat kat daha acı. 

Haydi o halde ne duruyoruz kaçırdığımız namazların kazasını kılalım .

 TERMODİNAMiK VE EVRENiNİN DÜŞÜNDÜRÜKLERİ VE VACİBUL VÜCUD

Küfür ehli inkar için evrenin ezeli olduğunu savunur çünkü ya madde dolayısıyla evren ezeli ya da Allah ezelidir diye iki seçenek çıkar karşılarına. Evren hiçlikten meydana geldiyse bir yaratıcıya ihtiyaç vardır oysa hiçlik varlık üretemez mesala insan hiçlikten üstündür ama değil evren bir sinek bile yaratamaz hatta tüm insanlar ve cinler bir araya gelse bir sinek yaratamaz.

Bigbang teorisi evrenin hiçlikten yaratıldığını destekler. Evrenin hiçlikten yaratıldığının diğer kanıtıda termodinamiğin II.yasasıdır.

Bu yasaya göre kapalı bir sistemde yani dışırıdan madde alışverişi olmayan bir sistemde ısı sıcaktan soğuğa akar belli bir zaman sonra o sistemde sıcaklık her yerde aynı olur. Eğer evren ezeli olsaydı şimdiye kadar çoktan evrende sıcaklık her cisimde aynı olacaktı ve yaşam diye bir bir şey olmayacaktı. Küfür ehli bu yasadan kurtulmak için çoklu evren hipotezini ortaya attı ama çoklu evrenlerde kapalı sistem olmak zorundadır yani dolayısıyla hiçlikten yaratılmıştır.

Çoklu evreni doğrulayacak hiç bir bulgu yoktur.Çoklu evrenler doğru olsa ve bu evrenler açık sistem olsa madde alışverişi olurdu ya da birbirlerinin içinden geçerlerdi böyle bir şey gözlemlenmemiştir. Bu mantıken de mümkün değildir diyelim ki bu evrenler açık sistem o halde devamlı olarak birleri ile sıcaklık alışverişi yapıyor. Bu durumda çoklu evrenleri enerji üretici ve enerji yutucu olarak sınıflandırmamız gerekir .Bu durumda üç olasılık karşımıza çıkıyor

1. Hepsinin enerji üretiğini düşünürsek bu enerjiler biriyle çarpışır kaos çıkar.Ve yoktan enerjiyi nasıl sağlıyorlar. 

2.Hepsinin enerji yutucu olduğunu varsaysak enerji yutucular varlıklarını sürdüremez aynı zamanda var olabilmeleri için yaratıcıya bağlıdır.

3.kimi enerji yutucu kiminin enerji verdiğini düşünürsek bir süre ısı yine tüm evrenlerde aynı olacak yani bu durumda ezeli olmadıkları sonucu çıkar ki yine bir yaratıcıya ihtiyaç var.

o halde bu çoklu evrenler de kapalı sistem olmak zorundadır dolaysıyla ezeli olmazlar .Yine sonsuz kudret ve ilim sahibi bir yaratıcıya zorunlu olarak ihtiyaç var Allah yani varlığı zorunlu vacibil vucud.

HEM HAKİM MAHKUM OLUNMAZ

 Bedüzzaman Said Nursinin iman hakikatları üzerine söylediği çok güzel açıklaması var.Şöyle ki : Sonsuz irade kudret ve ilmi olan bir yaratıcıya yani Allah'a inanılmazsa sonsuz sayıda atoma sonsuz irade ve kudret ilim vermek zorunda kalınılır ve sonsuz sayıda atomu ilah edinmek durumunda kalınılır. Çünkü canlılar hücrelerden hücreler atomlardan oluşur. Mesela insan gıda aldığında o gıdaki demirin atomu bir endüstri mühendisinin tüm fabrikayı bilip işletmesi gibi tüm vücudu bilip doğru yere gitmesi lazım gelir. Bir kimya mühendisi gibi nelere reaksiyona gireceğini bilmesi gerekir  tüm bunları bir program çerçevesinde yapacağı için bir bilgisayar mühendisi gibi programını yapması gerekir bir atomda bu ilimler yoktur.

İşin kudret tarafına baktığımızda ise şöyle bir sonuç çıkıyor. Vücudu oluşturan  atomlar olduğuna göre 

her bir atom diğer tüm atomlara vücud sisteminin bir parçası olması için hem emir vermesi gerekir ki vücudata doğru dizilsin emir vermesi hakimliktir hem de  doğru dizilip vücudun bir parçası olarak bir yer edinmesi gerekir ki bu da mahkumiyettir. 

Bedüzzaman bu durumu hem hakim hem mahkum olunmaz diye tabir etmiştir. Atomun hem sonsuz kudreti olacak hem bir vücudu meydana getirmek için sonsuz sayıda kudretine muhtaç olacak bu bir paradokstur mümkün değildir

İşin sonsuz irade boyutunu düşünecek olursak atomun nerede olup olmayacağına bir atom hem karar verecek hem sonsuz sayıda atomun kararına boyun eğecek bu da mümkün değildir. Küfür böyle paradokslara böyle imkansız şeylere sebep olur. 

Bir de bu demir atomun vücud sisteminde fazlılık olup dışkıda atılma ihmali var ki atom sonsuz ilim kudret sahibi olsa dışkının bir parçası olmayı istemez niye insanların iğrendiği bir şeyde olsun ki.

Doğrusu akıl sonsuz kudret ilim sahibi olan bir ilahın yani Allahın bir vücudu meydana getirmesini mantıklı bulur


20 Temmuz 2019 Cumartesi

Tevrat'taki vadedilen topraklar yoksa Amerika mı?

Bugün herkes tarımın peşinde Amerika fiziki coğrafi yapısıyla dünyanın en tarıma elverişli yeri. Neden Amerika'da hep mısır tarlalarının olduğunu düşünmüşüzdür. Sonunda bulduk gıda sanayinde ve  gazlı içecek sanayinde onlarca yıl ucuz olsun diye mısır şurubu kullanmış olabilirler biz yeni uyandık. Tütün ekimi de Amerika da çok yaygın bu yüzden Tevrat'ta vaadedilen toprakların Amerika olduğunu düşünüyoruz.
Bu konu iyice irdelenmeli ki İsrail Filistin savaşı Allah'ın nusretiyle bitsin İnşaAllah.

Darwinizim çöktu Allah hakimdir

Son genom projesi gösterdi ki lisede biyoloji dersinde bize evrim adı altında gösterilen mendel çaprazlama, dna vs. onların aleyine döndü. Çünkü bize göz rengi,  kan grubu geni vs.öğretmişlerdi. Oysa insan sadece göz rengi, kan grubundan mı ibarettir soruyorum. Her bir hücre ayrı ayrı. O halde gen diye öğrettikleri saçmalık, oysa DNA dizilimde 12 milyar civarında  baz var ve 4 tane iç dizilimi var. Yani 4 üzeri 12 milyar farklı dizilim var. Neyi çözebilirler merak ediyoruz biz müslüman bilim adamları olarak. Ve bu DNAlarda mutasyon olursa enzimlerin onarım sistemi devreye giriyor. Şifre DNAda ise enzim nereden DNAnın hatalı olduğunu biliyor ve düzeltiyor, hücrede beyin mi var? Bu Allah'ın kudretidir. GDOlu diye bizi korkutan ürünlere gelince bunlar klasik mendel çaprazlama oyunları bir buğdayda bile bizden daha fazla DNA dizilimi var neyi çözmüşler?GDOlu ürünün kanserojen olması sakın DDT tarım ilacı ile ilaçlamalarından olmasın
Dolly denen klon koyun, domuzla koyunun tüp bebek gibi döllendirmesi olabilir. Çünkü bu koyun çok yaşamadı öldü. Hayvanat bahçesindeki farklı türdeki hayvanları da tüp bebek yöntemi ile döllüyorlar, ortaya kısır, kısa ömürlü hayvanlar çıkıyor. Zorla hayvanları kendi cinsleri dışındaki hayvanlarla çiftleştirmeye çalışıyorlar, hayvan kendi cinsinden olmayan hayvanı beğenmiyor çiftleşmiyor. Evrim çöktü elhamdullilah.
DNA.yla oynayarak dünyada ölümsüzlüğü sağlamak diye bir şey yok. Ölümsüzlük cennet ya da cehennem de Allah dinde zorlama yok diyor ama hak yolu kuranı da vermiş tevbe edip doğru yolu seçme zamanı geldi.Haydi Nur suresi 31.ayette emredildiği gibi yoplu tevbeye gidelim.

19 Temmuz 2019 Cuma

Bilimsel asparagas mı gerçek mi?

Bilim Allah'ı tanımamız içindir.Allah'tan gerçek alimler korkar. Kuran'da Allah'ım ilimi artır diye dua etmemiz emredilir.
1.Böcekler bitkilere zararlıdır öylese DDT ile öldürülmelidir. Sakın DDT gibi zararlı bir maddenin satışı için gerçekleşmesi için olmasın tıpkı dinamitin insanları öldürmek için bulunması gibi oysa böcekler insanlara faydalı da olabilir Allah hiç bir şeyi boşuna yaratmamıştır.

2.Klonma yalan mı hücre çekirdeğinin nakli teknolojisine dayandığı söylenen klonlama mümkün mü?
3.DNA ile oynanabilir mi? çünkü insan DNA sında 12 milyar baz çifti var bu bazlar 4 üzeri 12 milyar farklı diziliyor kim bu bazların neye karşı geldiğininasıl  anlayıpta değiştirecek?

4.GDOlu ürün var mı gıda satmak için reklam mı DNAnın milyarlarca baz dizliminden olduğunu düşünürsek DNA da neyin neye karşı geldiğini bulup DNA yı kesip yapıştırmak imkansız gibi gözüküyor. O halde GDO denilen şey bildiğimiz mendel çaprazlaması olabilir mi?

5.petrol havayı kirletiyor o halde elektrikli araba kullanalım  mı? dünya elekriğinin büyük kısmı hava tahminleri ve teknoloji gelişir de bizi canlandırırlar diye yapılan buzdolobı mezarlıklarına harcanıyor ve bu iklimi bozuyor. Havayı kirleten petrol değil o halde.

Allah faizi mahveder sadakayı artırır

Allah içinde bulunduğumuz faiz büyük günahından ümmeti Muhammedi tez zamanda kurtarsın. Faiz yiyenler Allah'a savaş açmış sayılır. Google aramalarına bakıyorum müslümanlar kredi faiz belasından nasıl kurtulurum günahını nasıl telafi ederim diye soruyor.Faiz vermekte bankadan faizli para çekmekte büyük günahtır. Samimi bir kalple tevbe etmeli bir daha yapmamalıdır. Bunda bankaların büyük suçu özendirici biçimde kredi vermek için binlerce reklam veriyorlar ve telefon açıyor bunlara karşı ilk tepkiniz ben müslümanım faiz haram istemiyorum demektir.
Faiz kölelikten bile daha kötüdür.Köle dinini yaşar ama faize bulaşan zulmete düşer. Çiftçilere verilen faizli krediler yüzünden faiz zulmeti yiyeceklerimize bile bulaştı tamıtamına helal lokma bulmak zorlaştı bazı büyükler derki özellikle büyük şehirde yaşanlar için 1 fatiha 3 ihlas okuyun ki elinizde olmayan sebeplerden gelen bu zülmet kalksın.
Devletlere de büyük iş düşüyor ülkelerinde bulunan değerli madenlere dayalı elektronik para çıkarıp uluslararası alışverişlerini öyle yapsın böyle üretim artar ekonomi gelişir. Ya da devlet teminatı alında mübadele usulu mal alışverişi yapsınlar böylelikle rezerv para derdinden kurtulurlar. Banka para saklayan ve para transferi yapan kurumdur bu işlemler için biz müslüman olarak bedel ödemeye hazırız
Katılım payı veren bankalar altın hesabı gibi petrol hesabı açsınlar böylelikle dünyayı faize boğmak isteyen euro usd gibi kalpazan paralardan kurtuluruz
Dervişliğin 10 da 9 helal lokma onda 1 i gayrettir.

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Bir hadisi şerif ve sağlımız ve yahudilerin insanlığa uyguladığı biyolojik soykırım

Ümmetin helakı sütten olacak diye hadisi şerif var. Bu yüzden dünyada çok kullanılan sanayi sütlerini inceledik. İnekler çok süt versin diye süt salgılama hormonu presgtron ve eti gevrek olsun diye  östrejen veriyorlar. Nasıl ki ilaç alan annenin aldığı ilaç süte geçiyorsa ineklere verilen hormon ve antibiyotik inek sütüne geçiyor. Peynir yoğurt ve diğer ürünler hayatımızın vazgeçilmez parçası bu yüzden dünyada ve Türkiye'de çok tüketiliyor sanayi sütü. Bunun sonucunda erkeklerde gögüs büyümesi , penis küçülmesi ve hatta homoseksüellik yapıyor. Kadınlarda meme ve yumurtalık kanseri yapıyor. Çocuklarda ise erken ergenlik yapıyor. Eskiden sokaklarımızı gezen sütçüler yoğurtçular vardı su katıyorlar diye insanlar kızardı sanayinin yapığı daha kötü bu yüzden çok sıkı dentimler gelmeli.,
Sanayi sütünün erkeklerde homoseksüellik yaptığını abartmıyorum çünkü hollanda inekleri meşhur ilk onlarda bu kullanıldı ve ilk eşcinsel evliliğin Hollanda olması dolayısıyla tövbe edip islama girmezler ilk Allah'ın lanetine uğrayacak yer Hollanda olabilir. Tövbe kapısı eşcinsellere de açık tövbe edip bir daha yapmazsalar Allah affeder aksi takdirde başlarına gelecek felekati düşünsüler
Ayrıca tavuklara ve ineklere verilen antibiyotiklar yenildiğinde insanlara bu antiboyotik geçtiği için bağışıklık sisteminde crohn hastalığı gibi kalıtsal hastalıklara sebep olabiliyor. Türkiyede 30yıl önce Crohn hastalığı 1/100.000 oranında gözüküyordu şimdi 1/100 yani 100.000 kat artmış .
Anlayacağız McDolandsın gibi sanayi etleri sadece obezite değil homoseksüellik crohn hastılığı erken ergenlik kanser ve bağışıklık gibi hastlıklara neden oluyor. Sanayi yahudinin elinde olduğuna göre bu yahudinin kendi ırkından olmayanlara uyguladığı soykırım çünkü kadın doğurganlığı önleyip erkekliği yok etmekte bir biyolijik savaştır.
Tabi kadınlarda ve erkeklerde cinsel fonksiyon eksikliği oluşturan erkeklerde gögüs büyüten antidepresanların pazarınında yahudilerin elinde olduğunu unutmayalım. Yahudilerin para için yaptığı bu şey nların başına bela olarak eninde sonunda dönecek çok paran olsa ne olur ölünce paranı mirasçıların cesedini toprak yiyecek ne kadar dna araştırması yapılırsa yapılsın ölüme yok sonsuzluk cennet ya da cehennemde seçim kişinin cüzi iradesine bağlı ya tevbe edip İslama girmek ya da mahvolmak.

28 Haziran 2019 Cuma

Allah'ın Evvel ismi ve kapatlizimin son kalesi ateizm çöktü şimdi islami ekonomi zamanı


Kainat yoktan var oldu bing bang teorisi bunun kanıtı.Çünkü bing bangden önce madde enerji  ve mekan yoktu. O halde kainatı Allah yarattı. Peki Allah’ı kim yarrattı sorusu aklınıza takılırsa Müslümansanız Allah ve rasulüne iman ettim Allah her zaman vardı deyin. Soru aklınıza yine de takılıyorsa şöyle bir mantık yürütün. Allah kendi kendini yaratmışsa önceden de hep vardı demektir. Zaten kudretini tüm kainattaki varlıklardan görüyoruz .Yok evren hiçlikten oldu diyorsanız hiçlik nedir derim. Eğer hiçliğin kudreti ve ilmi kainatı yoktan var etmeye yetiyorsa hiçlik zannettiğimiz şey Allahtır. Eğer Allah’ı  hiçlilğin yarattığını düşünüyorsanız hiçlik kendinden üstün bir şey yaratmaz.O zaman Allah’ın başlangıcı yok ezelidir.  Allah’ın evvel esma-ı hüsnası da Allah’ın başlangıçsız olduğunu ezeli olduğunu Mesela İnsan hiçlikten üstündür ama yoktan bir sinek kanadı bile yaratamaz. Allah’ın birliği ise zamansız mekansızlığın bir olduğundan anlaşılır. Zamansızlık ve mekansızlık birdir. Allah madde değildir.
 
Bu yüzden Allah’ın zıddı yoktur Allah’ın zıddı zan edilen hiçlik yoktur. Zaten kelamcılar Allah’ı anlatırken zıddının olmadığını söyler.Hiçlik faniler için geçerli bir şeydir O halde ihlas suresinde geçtiği gibi . Allah doğmamıştır doğurmamıştır.  Peki neden islam bunun açıklaması da şehidlerin ve alimlerin evliyaullahın cesedinin çürümemesi ve Allah’ın şahidi olmasıdır. Evs b. Evs’in bildirdiğine göre peygamberimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Allah peygamberlerin cesetlerini toprağa haram kılmıştır”(Ebu Davud, salat, 207, Nesaî, Cuma, 5)."Ümmetimin alimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir." (bk. Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64) Allahın şahidlerinin cesedinin çürümemesi  hali hadislerin doğru olduğu dolayısıyla peygamber efendimizin doğru söylediğinin kanıtı peygamber efendimiz her dediği doğru getirdiği Kuran Allah varlığının kanıtı.

Evet kapatlizmin son kalesi ateizm bu kelam ilminin yazısıyla çöktü. Şimdi ticareti baz alan islami ekonomi zamanı. Ticaretin onda dokuzu ticarettedir diye hadisi şerfif var. Faizi bırakıp ticarete koşma zamanı. Faiz de ticaret gibidir diyenlere kuran en güzel cevabı bakara suresi 275. ayettte veriyor ayet der ki: 

- Faiz yiyenler ancak şeytanın çarparak sersemlettiği kimse gibi kalkarlar. Bunun sebebi onların, "Alım satım da ancak faiz gibidir" demeleridir. Halbuki Allah alım satımı helâl, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Allah’tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişte yaptığı kendisine aittir, işi de Allah’a kalmıştır. Kim de yine faizciliğe dönerse işte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir.-
Fark alım satımın helal faizin haram oluşundadadır. Ayrıntılı bilgi isteyenler diyanetin tesfirine şu linke tıklayarak ulaşabilir : https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/282/275-ayet-tefsiri Helal bereketlidir artar haram batmaya mahkumdur. Bundan sonra çalışılacak bankalar islami katılım bankalarıdır. Bu bankalarla çalışanlar ticarette başarılı olacaktır Allah'ın izniyle



26 Şubat 2019 Salı

Namazda Beyin Dalgalarının İzlenmesi

Yapılan akedemik bir çalışmada EEG ve fast fourier serileri kullanılarak namazda beyin dalgaları incelenmiş.Ve Gamma dalgalarının namazla etkinleştiği görülmüş. Makaleyi Okumak için tıklayın 
 Gama dalgaları, beynin optimum çalışma frekansı olarak kabul edilir. Gama dalgaları genellikle şefkat ve mutluluk hissinin artmasıyla ve optimum beyin işleyişi ile bağlantılıdır. Gama dalgaları, bilinçli farkındalıkla ve zihinsel becerilerin artışıyla ilişkilendirilir. Gama dalgası, algı ve bilinçle ilişkili bir beyin dalgası kalıbıdır. Gama dalgaları, nöron kümeleri 38 Hz-200+ Hz frekansında elektrik sinyalleri yayıldığında ve küçük (neredeyse fark edilmeyen) dalga genliğine sahip olduğunda üretilir. Gama dalgaları, beynin neredeyse her yerinde bulunabilir. Beynin tüm bölümleri arasında bir bağlantı mekanizması gibi çalışırlar, hafızayı ve algıyı geliştirmeye yardımcı olurlar. Tanım gereği, gama dalgaları 24 Hz ve daha yüksek frekanslarda ortaya çıkar, ancak araştırmacılar, düşük frekanslı gama dalgalarının aniden iki katına çıkıp 40 Hz aralığına ulaştığında daha yüksek bilişsel aktivitelerin meydana geldiğini fark etmiştir. Gama dalgası aktivitesi azaldıkça depresyon ve strese yatkınlık ile odaklanmamış veya dürtüsel düşüncelere kapılma durumu görülebilir.

Bu bilimsel çalışma gösteriyor ki çocuklarımıza namaz kıldırırsak daha kolay derslerinde başarılı olacaklar. 

Ben 11 yaşımdan beri namaz kılarım. Orta 2 de iken salak gibi namaz ders çalışmamı engelliyor diye bırakmıştım. Başarım büyük oranda düştü.4 ay sonra yeniden namaza başladım ve başarım çok yükseldi

Yani namaz  çocuklarımızın hem dünyası hem ahireti için çok faydalı. Çocuklarımıza namaz kılmayı öğretelim ve kıldıralım..

25 Şubat 2019 Pazartesi

İlk okullarda Latin alfebesi yanında Kuran alfabesi dersleri olsun Destekliyorsanız yayın bu fikri

Bir hadis der ki  “Allah(c.c) yeryüzünde azabı hak etmiş olanları azaplandıracağı


zaman, Kur’an’ı öğrenmeye çalışan çocukların yüzü suyu


hürmetine azap etmekten vazgeçer.” Darimi:2/439


Bir Japon çocuk ilk okulu bitirene kadar 1.000 karakter öğrenmek zorundaki okuyabilsin. Biz müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülke olarak neden ilkokullarda Kuran harfleriöğretmiyoruz. Latin alfebesi 29 harf Kuran alfabesi 28 harf toplam 57 harf ediyor. Bir Japon çocuk 1.000 karakter öğerenebiliyorsa bizim çocuklar neden 57 harf öğrenemesin bunun için kampanya başlatmayı düşünüyorum.

Kampanya için change.org da açtığım sayfaya imza atın

Kuran-ı Kerim Şifadır Nurdur

İsra 82 "Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır."

Fussilet : 44 " Eğer biz onu başka dilde bir Kur'an yapsaydık onlar mutlaka, "Onun âyetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?" derlerdi. De ki: "O, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar).""
Aslında Kuran-ı Kerim içinde şifa kelimesi yazan başka ayetler var bunu kuran portallarından aratabilirsiniz.Melezya'da Kuran okumak ve dinlemek ile ilgili akedemik araştırma ilgimi çekti. Makale'de yüksek matematikte gördüğümüz Fast Fourier Serileriile hesaplama yapılarak ve EEG kullanılarak çalışma yapıldığı söyleniyor.Çalışmanın sonunda Kuran okurken ve dinlerken beyinden Alpha dalgalarının yayınlandığı gözlemlendi Makaleyi Okuyun

ALPHA dalgası hakkında bilgi: 7.5(8)-12 Hz arasında değişir. Alpha dalgaları farkındalık, çabuk kavrayış ve dikkat sağlayan dalgalardır.Matematik problemleri çözerken ,ders ya da toplantıları dikkatle takip ederken alpha dalgasının yeterli üretimine ihtiyacımız vardır. Alpha dalgaları, normal seyrettiğinde, elimize aldığımız her işi kolaylıkla bitirir, sakinlik ve huzur hissini yaşarız. Dünyayı olduğu gibi görür ve anlarız.

İslam alimleri günde 1 cüz Kuran okumamızı tavsiye ediyor. Hiç okuyamayan 3 satır da olsa okusun diyor. Benim annem kanser hastasıydı her gün Kuran okuyarak 29 yıl kanserle yaşadı. Ayrıca bazı tibbi çalışmalarda astım hastalığına iyi geldiği görülmüş. 

Kuran okumak ile ilgili bazı ayetler

 "Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir." (Mâide, 5/15, 16).
. "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin." (Arâf, 7/204).

18 Ağustos 2017 Cuma

Ehl-i sünnet ne demektir ve özellikleri nedir?

Ehl-i sünnet, dini literatürde Hz. Peygamber (asm) ve sahabeyi örnek kabul eden Müslüman toplumunun büyük bir kısmına (% 90) denir. Genelde kısaca "sünnilik" olarak bilinir. Bu grup sünnete bağlı olduğu ve cemaat ruhundan ayrılmadığı için "Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat" adıyla da anılır.

Ehl-i Sünnet itikadında olmanın alametleri

1. Îmânın altı şartına, yanî Allah Teâlâ'nın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret hayatındaki hâllere, hayır ve şerrin, iyilik ve kötülüğün Allah Teâlâ tarafından yaratıldığına inanmalıdır. (Bunlar "Âmentü"de bildirilmiştir.)

2. Allah Teâlâ'nın son kitabı olan Kuran-ı Kerîm'in, Allah Teâlâ'nın kelâmı olduğuna inanmalıdır.

3. Mümin, kendi imanından hiç şüphe etmemelidir.

4. Peygamberimize (asm) îmân edip, hayatta iken Onu görmekle şereflenen ashâb-ı kirâmın hepsini çok sevmelidir. Dört halifesine, yakın akrabaları olan Ehl-i beytine ve muhterem hanımlarından hiçbirine dil uzatmamalıdır.

5. Allah Teâlâ'nın emir ve yasaklarına inanıp, tembellikle yapmayan müminleri kâfir bilmemelidir.

6. Ehl-i kıble olduklarını söyleyen, Allah Teâlâ'ya ve Peygamberi Muhammed aleyhissalatü vesselama inandım dediği halde, yanlış itikatta olanları tekfir etmemeli, kâfir olduklarını söylememelidir.

7. Peygamberimizin (asm) Mirac'ının, hem rûh ve hem de beden ile olduğuna inanmalıdır.

8. Cennette müminlerin Allah Teâlâ'yı göreceklerine inanmalıdır.
9. Kıyamet gününde, peygamberler ve sâlih kulların şefâat edeceklerine inanmalıdır.
10. Kabirde nimet ve azabın, rûh ve bedenle olacağına ve kabirdeki ruhların, diri kimselerin yaptıklarını ve söylediklerini işitebileceğine inanmalıdır.
11. Evliyaların kerameti hak olduğuna inanmalıdır.
12. Kuran-ı Kerîm okumanın, sadaka vermenin ve hatta bütün ibadetlerimizin sevaplarını, ölenlerin ruhlarına göndermenin, onlara fayda vereceğine, azaplarının hafifletileceğine veya kaldırılmasına sebep olacağına inanmalıdır.
Bugünkü ehli sünnet alimleri çoktur. Bazıları aşağıda verilmiştir.
1.Ebubekir Sifil
2. Nihat Hatipoğlu
3.Ömer Döngeloğlu
4. Şeraffeddin Kalay
5. Kemal Yıldız
6.Seraccedin Önlüer
7.Hakkı Mercan
8.Dilaver Selvi
9.Hakan Öner
10.Şemseddin Bektaşoğlu
11.Semerkand hocaları
12. Diyanet işleri hocaları

Ehlis sünnet hakkında ayrıntılı bilgi
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil, Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetine tâbı olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte "ehl-i sünnet ve'l-cemaat" denilmiştir.

"Ehl-i sünnet ve'l-cemaat" tabiri ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemâata tabi olmak gibi ayırıcı iki önemli özelliği vardır. Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)'in söz, fiil ve takrirleri ile ahlâki ve beşerî tavırlarıdır. Ancak konumuz itibariyle, sünnetin bu anlamda sınırlarını çizmek, hangi çeşitlerinin ne derece bağlayıcı olduğunu tesbit etmek, önemli değildir. İslâm hukukçularının, sünnetin çeşitlerinin fıkhi bağlayıcılıkları üzerindeki görüş ayrılıkları ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan farklı yaklaşım metodları, hep ehl-i sünnet çerçevesinde oluşmuş farklılıklardır. "Sünnet" daha ziyade metod, yol, izlenilmesi gerekli olan çizgi anlamıyla, toplulukların bir ayırdedici özelliği olması açısından karşımıza çıkmaktadır. Bu duruma göre, sünnet şöyle tarif edilmiştir: Bir inanç ve âkide etrafında biraraya gelen topluluğun (ümmet), inanç sisteminin, akidesinin oluşmasını temin eden yola ve metoda sünnet denilir. İnsanların bu metodda görüş birliğine varıp, bunu uygulaması da, cemâat diye isimlendirilmiştir (Şehristânî, el-Milel ve'n-Nihal, (el-Fisâl kenarında), I, 47). Bu anlamda Kur'ân-ı Kerim'de de kullanılmıştır: "Allah'ın nice sünnetleri gelip geçmiştir. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların âkıbetini görün" (A/u İmrân, 3/137). "Allah'ın sünneti kesinlikle değişmez" (el-Fâtır, 35/43). Bu âyet-i kerime'de ifade edilen sünnet, Allahu Teâlâ'nın kâinatın yaratılması ve tedbiri için takdir ettiği yol, metod anlamındadır. Allah için cebir sözkonusu olamayacağından, bu mana İslâm tefekküründe "âdet" kelimesi ile karşılanmıştır.

Sünnet: İslâm toplumunun yani ümmetin oluşması için Hz. Peygamber'in usûlünün esas alınması ve peygamberi usûlü ittifakla takip eden sahabi cemaâtının yolunun izlenmesidir. İslâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur'an ile birlikte Peygambere tabı olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir. "Allah, önceleri açık bir şaşkınlık içinde olan inananlara, Allah'ın âyetlerini okuyan, kötülükten arındıran, Kitabı (Kur'an) ve hikmeti (sünnet) öğreten ve size daha bilmediğiniz nice şeyleri de öğreten bir Peygamber gönderdi" (el-Bakara, 2/151). Kötülükten arındırmak (tezkiye), haram ve helâli Kur'an'dan öğrenmek ile tefsir edilmiş, hikmet ise, ittifakla "sünnet" olarak kabul edilmiştir.

Kur'an farzı, vâcibi tayin etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah'ın hükmü ile, Rasûlünün hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. "Allah ve Rasûlünün yoluna aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; "dinledik ve itaat ettik" diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar" (en-Nûr, 24/5).

Hz. Peygamber (s.a.s.), "size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin" buyurmuştur (Müslim, 412, İbn Mâce, Mukaddime, 1). Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur'an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih boyunca bütün bid'at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet çeşididir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya Sıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır. "Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size "Kur'an yeterlidir; Kur'an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin" diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur'an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir" (Ebû Dâvûd, Sünne, 6, Ahmed b. Hanbel, IV, 131).

İmrân b. Husayn (r.a.), bize Kur'an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir: "Ahmak herif: sen Kur'an'da öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatinin gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur'an bize Sok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır." Abdullah b. Mesud (r.a.) "Allah'ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini" haber verirken bir kadın "bunlar Kur'an da var mı?" diye sorar. Abdullah b. Mesud şöyle der: "Var tabii, sen şu âyeti okumuyor musun": "Rasûlullah size neyi emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız'' (el-Haşr, 59/7; Abdullah b. Zeyd, Sünnetü'r-Resûl Şakîkatu'l-Kur'ân, s.54).

Hz. Peygamber sünnetine uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurmuştur. Ashâba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara benzetilmiştir. "İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sarılın. Çünkü her uydurma, bid'at; her bid'at sapıklıktır" (Ebû Dâvûd, Sünne, 5).

Kur'an-ı Kerim'de de sahâbîler hakkında şöyle buyurulur: "İlk iman eden, en ön safta bulunan muhacirlerle ensar ve onlara iyilikle tabı olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah'dan razı oldular. Allah onlar için ebedî kalacakları, altında ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur" (et-Tevbe, 9/100). Allah'ın sahabeleri, övmesi, sonradan gelen ümmetin onlara tabı olmasını, övülmek için onlara uyun, onlar gibi olun, manasını zımnen ifade eder. Sahabelerden sonra gelen Tabiîn cemaâtından da iyilikle sahabelere uyanların; Allahu Tealâ'nın övgüsüne dahil olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde bunu şöyle açıklar: "Ümmetimin en hayırlı dönemi, benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin dönemidir" (Buhâri, Fedâilu's-Sahâbe, 1). Sahâbilerin Allah ve Rasûlü tarafından övülmesi, sonrakilerin de onların yoluna iyilikle uymak kaydıyla bu övgüye dahil olması hadis-i şeriflerinde uyulması tavsiye edilen "cemaât"ın, sahâbîler ve tabiin cemaâtı olduğunu gösteriyor.

Hz. Peygamber (s.a.s.), "size ashabımı (onlara tâbı olmayı) tavsiye ederim, sonra onların peşinden gelenleri, sonra da onların peşinden gelenleri. Daha sonra yalan yaygınlaşacaktır." Başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın rahmet eli cemaât ile beraberdir" (Tirmizî, Fiten, 7). Hz. Peygamber (s.a.s.)'in cemaatı tavsiye etmesi ve firka-ı nâciyenin (azabdan kurtulacak kesimin) cemaât olduğunu söylemesi, cemaât'ın kimlerden ibaret olduğunun belirlenmesini gerektirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan bir topluluk hariç hepsi cehennemliktir" buyurmuştur. O topluluğun kimler olduğu sorulunca "benim ve ashabımın yolunda olanlar" diye cevaplamıştır. Bir rivâyette "cemaât" denilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: "Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size 'sevâdu'l a'zam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim" (İbn Mâce. Fiten. 8). Sevâdu'l-a'zam: Sırât-ı Müstakim metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk olarak tefsir edilmiştir (İbnü'l-Esir, en-Nihâye, II, 419).

Hz. Peygamber, cemaâta, sevâdu'l a'zama tabi olunmasını emretmiştir. Cemaât; ilk dönemde, sahabîler; sonraki dönemlerde ise sâlih amel sahibi bilginlerdir. Abdullah b. Mübarek'e cemaat kimlerdir? denilince "Ebû Bekr, Ömer (r.a.)dır" diye cevap vermiş, "Onlar öldü", denilince de yine "falan ve falandır" demiştir. Onlar da öldü, denilince "işte şu Ebû Hamza es-Sekkerî cemaâtdır" der (Tirmizî, Fiten, 7). İmâm Tirmizî şöyle der: Âlimler, cemaâtı şöyle tarif etmişlerdir: "Ehl-i fıkıh, ehl-i ilm ve ehl-i hadis cemaâttir" (Tirmizî, Fiten, 7). Bu anlamıyla, âlimler cemaâtının sapıtması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) "Allahu Teâlâ ümmetimi sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah'ın rahmet eli cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa; cehenneme atılacaktır" (Tirmizî, Fiten, 7) diye buyurmuştur.

Şehristânî'nin tarifine göre "cemaât, bir sünnet ve metod üzerinde ittifak etmiş insanlar topluluğudur" (Şehristânî, el-Milel, 1, 47).

İslâm tarihinde ilk defa cemaât kelimesinin meşhur olması, Hz. Hasan (r.a.)'ın hilafeti Hz. Muaviye (r.a.)'a devretmesi yılında olmuştur. Müslümanların birliğini temin ettiği için bu yıla "senetü'l-cemâa" (birlik yılı) denilmiştir. Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde her bakımdan emniyete alınmış, düzenli bir sosyal yapıya sahiptiler. Ancak Hz. Osman'ın şehid edilmesi (ö.35/656) sonucu ortaya çıkan olaylar müslümanların zihinlerinde bir takım yeni soruların oluşmasına yol âçtı. Sahabîler öldürülmüş, hilâfet meselesi gündeme gelmişti. Öldürülen müslümanların durumlarının ne olduğu ve bu olaylarda kaderin tesiri meselesi gibi itikâdı meseleler konuşulur oldu. Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilâfet meselesi ve bunun sonucu ortaya çıkan savaşlardan sonra, her iki tarafın sempatizanları arasındaki siyâsi sürtüşmeler söz konusu olmaya başladı. Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin müslüman olması ve İslâm kültürüyle tanışması sonucu, onların kültürlerindeki meselelere İslâmî nassların mütekabiliyet meselesi tartışmaları başladı. Bütün bu meseleler taraflar arasında ifrat ve tefrit nedeniyle büyük uçurumlar ortaya çıkardı. Bunlara karşı sahâbîlerin çoğunluğu mutedil bir yol takip ederek cemaâtın birliğini muhafaza etmeye, siyası meselelerde aşırı taraf olmamaya çalıştılar. Bu zümrenin ilk mümessilleri olarak, Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693); İbrahim en-Nehaî (96/714); Hasanü'l-Basrî (110/728) ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife (150/767) sayılabilir. Ortaya Sıkan fırkalar hakkında görüş beyan ederek bu meseleler hakkında ilk defa merkezi zümrenin fikirlerinin temsilciliğini yapan Hasanü'l-Basri'dir. Onun ehl-i sünnetin fikrı ve itikâdı esaslarının tezahüründe önemli bir yeri vardır. Devrinin siyâsi ve itikâdı meseleleri hakkında muayyen görüşler ileri sürmüştür. Emevi idarecilerini tenkit etmiş, zâlim idareciye her konuda itaat edilmeyeceğini savunmuş ve "Allah'a karşı bir günah söz konusu olunca, mahlûka itaat gerekmez" (bk. Buhâri, Ahâd, I; Müslim, İmâre, 39; Ebû Dâvud, Cihâd, 40, 87; Nesaî, Bıa, 34;,İbn Mace, Cihad, 40; A. b. Hanbel, Müsned, I, 94, 409). Hadisine dayanarak Allah'a karşı gelmeyi gerektirecek bir istekte bulunduğu takdirde, idareciye itaat mecburiyetinin olmayacağını açıkça ifade etmiştir (Mes'ûdî, Murücüz-Zeheb, 111, 201). Hasanu'l Basrî, iktidar mevkiinde bulunanların uyarılmasının, ve onların cehennem azabıyle korkutulmasının, müslüman bilginlerin görevi olduğunu belirtmiştir. Ancak kılıçla karşı çıkılmasını kabul etmemiş, şöyle demiştir: Eğer zikrettiğiniz meseleler Allah'ın azâbını gerektiriyorsa insanlar, kılıçlarıyla Allah'ın cezasını döndüremezler. Eğer onlar bir gâile ise, Allah'ın hükmünü sabırla beklemelidirler.

Hasanu'l-Basrî Siyası otoriteyi elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek, Peygamber (s.a.s)'in fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini dikkate alıp "Sizden olan ulû'l-Emre itaat edin" (en-Nisâ, 4/59) ayet-i kerimesinde geçen Ulû'l-Emr'i âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir. Sonraki dönemlerde İslâm ümmetinin manevi dinamiğini âlimler, İslâm hukukçuları belirlemiş, insanlar onların çevresinde toplanmıştır (İbn Kesir, Tefsiru'l Kur'an'il-Azîm, II, 303). Büyük günah (Kebâir) işleyenlerin âkibeti ve kader meselesinde bazı yeni görüşler ileri süren, Vâsil b. Ata'yı meclisinden "kovmuş", haricilerin büyük günah işlediler iddiasıyle bazı sahâbîleri tekfir etmesini, bir nifak alameti saymış ve Gulât-ı Şia'yı (hulefâ-ı râşidine söven aşırı grup) reddetmiştir.

Sahâbilerin fitne çıkmadan önceki haline uyan, fitneler çıktıktan, müslümanlar fırkalara ayrıldıktan sonra da, sahabîlerin çoğunluğunun tutumunu benimseyen topluluk, kendilerini diğer bid'at fırkalarından ayırmak için, zaman zaman ehl-i sünnet, ehlü'l-hakk, "ehlu's-sünne ve'l-İstikâme, ehlu'l-hadis, ehlu'l-cemaâ, ehlu'l-hadis ve's-sünne ve ehlu's-sünne ve'l-cemaâ isimlerini kullanmışlardır. Ehlu's-Sünne terimini ilk kullanan, Muhammed b. Sirın (ö.110/728), "ehlu'l-hakk ve'l-cemâ'a" terimini ise, ilk defa kullanan Ebu'l-Leys es-Semerkandi (ö.373/898)'dir. Terim hicrî II. asır başlarından itibaren "ehlu'l-hakk ve'l-istikâme" "ehlu's-sünne ve'n-nakl", "ashabu'l-hadis" şekillerinde kullanılmıştır. Bu topluluk hakikatte bir fırka değil, Hz. Peygamber (s.a.s)'in ve ashabının yolunu takib eden ekseriyettir. Sonraki dönemlerde bu isimler içerisinde diğerlerindeki ortak noktalan da toplaması açısından "ehlu's-sünne ve'l-cema'ât" ismi yaygınlaşmış ve kabul edilmiştir. Bu kullanışa yakın bir ifadeyi Ahmed b. Hanbel (241/855) "Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'a ve'l-âsâr" şeklinde kullanmıştır. (İbn Ebı Ya'la, Tabakatu'l-Hanâbile, Kahire 1952, I, 31). "Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'â" şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan eserlerden Ebûl-Leys es-Semerkandî (373/898)'nin "Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber" isimli eserinde rastlanmaktadır. "Ehlu's-sünne", dinde bid'atlerin ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve Ümmetin bütünlüğünün korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu's-sünne, bid'at fırkalarına karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid'ata karşı islâm cemaâtının tavır alma hareketidir.

Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Yahudıler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bütün hepsi cehennemliktir. Ancak bir fırka kurtulur. O da cemaâttır" (Ebû Dâvûd, Sünne, I; Tirmizî İman, 18; İbn Mace, Fiten, 17; Ahmed b. Hanbel, 11, 332, 111, 145; Hakim, Müstedrek, IV,430). Hâkim bu hadis için Sahihaynın şartlarına uygun bir hadistir der. Bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)'den on sahabı rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Hz Ömer (r.anhum), müslümanların böyle gruplara ayrılacağını haber vermiştir (Bağdadı, el-Fark, s.8.9). Bu hadiste bildirildiği gibi müslümanlar fırkalara ayrılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) din hususunda sonradan ortaya çıkan şeylerden ümmetini sakındırmış, bunların bid'at olduğunu her bid'atın da insanı cehenneme sürükleyeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, sünne, 5). Bidatın din hususunda ashâb-ı kirâm ile tabiilerin yapmadığı ve şer'î delîlin gerektirmediği, sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir. Ehl-i sünnet akîdelerine aykırı itikatta bulunan ve fakat ehl-i kıble olan kimseye de "bid'atçı" denir. Bunlar, Cebriye, Kaderiye, Rafıziler, Haricîler, Muattıla (Mu'tezile) ve Müşebbihedir. Bunların her biri oniki gruba ayrılmıştır. Toplam yetmişiki fırkadır (Seyyid Œerif Cürcânî, et-Ta'rifât, s.40. 43). Bid'at; Peygamber (s.a.s)'den nakli meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu, inad sebebiyle değil, bir nevî şüphe ile olduğu ve bir delile dayandığı zaman bid'at kabul edilir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri, bid'at sebebiyle tekfir edilemez... Şayet yaptıkları bu inkâr, bir tevil ve şüphe neticesi ise tekfir edilmezler. Fakat bid'atçı, asla şüphe götürmeyen katî delillere karşı inad ederek bid'ata inanırsa dinden çıkar. Mesela: Haşrı (ba's) veya kâinatın sonradan yaratıldığını kâbul etmemek gibi. Şüphe ile tevile kalkışanın şüphesi fâsid bile olsa, onun küfürle suçlanmasına engeldir. Meselâ: Allah Tealâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin "O azamet ve Celâl'inden dolayı görülmez" demeleri gibi. Bizim kıblemize dönenlerin hiçbiri, bir şüpheye dayanan bir bid'âttan dolayı tekfir edilemezler. Ancak zarûriyât-ı diniyeden kabul edilen dini katı hükümlerden birinin inkâr edilmesi, hilâfsız küfürdür. Meselâ: Bu âlemin sonradan meydana getirildiğine ve cesedlerin haşr edileceğine (ba's-ı cismânı) inanmayan kimse de dinden çıkar.

Hz. Ebû Bekr ve Ömer (r.anhum)'in hilâfetlerini inkâr eden ve onlara söven kimse, bu yaptığını bir şüpheye binâen yapsa dinden çıkmaz. Hz. Ali (r.a)'ın Allah olduğunu ve Cibril'in hata ettiğini iddia edenler, dini çizginin dışına çıkar. Çünkü bu bir şüphe ve içtihaddan dolayı değil, sırf hevâ ve heveslerinden dolayı bir inkâr niteliğindedir. Bid'atlardan sayılan Allah'ın sıfatlarının zâtı üzerinde zâid manalar olduğunu kabul etmeyen, kabir azabını, şefaati, büyük günah işleyenin cehennemden çıkacağını ve Allah'ı görmeyi inkâr eden Mu'tezile tâifesi gibi câhil bid'atçılar tekfir edilemese de sapıklıkta sayılırlar. Çünkü Kur'an ve sahih sünnetin bu konudaki delilleri açıktır. Çünkü ehl-i kıble tekfir edilmemiştir. Diğer yandan onların şâhidliklerinin kabul edileceğine dair icmâ vâki olmuştur. Halbuki bir kâfirin müslüman aleyhine şahidliği geçerli değildir. Günahı mübah saymanın küfür olması meselesi ise, şöyle açıklanmıştır: Şayet inaddan dolayı ve delilsiz ise küfürdür. Şer'i delilden dolayı inkâr ise, ma'zur değildir. Kullarının kalblerini en iyi Allah bilir (İbn Abidin, Reddu'l-Muhtar, 1, 560, 561). İtikâdı konulardaki inancımız kesin delil ve naslarla tesbit edildiği için, itikad şüphe ve tereddüd mahalli değildir. Fıkhi bir mezhebe taraftar olanlar bilmeli ki, bir konuda müctehid hatalı veya isabetli, bir diğer konuda bir başka müctehid hatalı veya isabetli olabilir. Fakat itikadi meselelerde bu hüküm geçerli değildir. Bid'atçi da haklı olabilir, biz de haklı olabiliriz denilemez. İbn Abidin bu konuyu şöyle açıklar: İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid etmeksizin her mükellefe inanılması vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız, ehlü's-sünne ve'l-cemaât mezhebidir. Ehlü's-sünnet; Selefiler, Eş'arîlerle Mâtûridîlerdir. Bu iki fırka itikadda genellikle bir gibidirler. Sayılı meselelerde, aralarında küçük farklar vardır. Bazıları, aralarındaki ihtilâfın genellikle lâfzı olduğunu söylemişlerdir. Hasımlarımızdan maksat, itikatları küfre varan bid'atçılarla, küfre varmayanlardır. Küfre varan bid'adlara örnek: Âlemin kadim olduğunun iddia edilmesi, Peygamberin bi'setinin inkârı gibi. Küfre varmayan bid'atlara örnek: Kur'an'ın mahlûk olduğunu ve Allah'u Teâlâ'nın kulları için kötülüğü irade etmediğinin iddia edilmesi gibi (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, 1, 48, 49,). Rafızilere ve bid'at ehline benzememeye çalışmak ve onlara muhalefet etmek gerekir. Bid'at ehline benzemek câiz değildir. Ancak onlara teşebbüh kasdıyla yapılan benzemek ve onların kötü hallerini taklid etmek uygun değildir (İbn Âbidin, Reddü'l-Muhtar, V, 472).

Bid'atçılar hakkında ki bu genel hükümlerin açıklanmasından sonra; ilk bid'at fırkalarının ortaya çıkışını ele alabiliriz: İlk çıkışları Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti dönemindedir.

Şehristâni (549/1154) İslâmi fırkaları; Kaderiyye, Sıfatiyye, Hâriciyye, ve Şiâ olarak dört ana gruba ayırmış, yetmişüç fırkanın bunlardan yayıldığını belirtmiştir (Şehristânî, a.g.e, 1, 15).

İbn Hazm ise, (ö.457/1065),İslâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu'tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet'i hak ehli", onun dışındakileri ise, bâtıl ehli" olarak belirttikten sonra, ehl-i sünnet'i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar olarak tarif etmiştir (İbn Hazm, el-Fısal, II, 113).

Hz. Ali (r.a.)'ın hilâfeti döneminde ortaya çıkan bid'at fırkalarının ilki olan Hâriciler başlangıçta bir siyâsi fırka olarak ortaya çıkmıştır. Şîâ ise, bir Yahûdi olan, Yemenli İbn Sebe'nin tahriki ile, Hz. Ali taraftarlığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Şîa'nın ilk ortaya çıkışında şüphesiz ki, Abdullah İbn Sebe'nin etkisi inkâr edilemez. İbn Sebe' Yemenli bir yahudidir. İslâm'ı içten tahrip etmek için Yemen yahudilerinin planı gereği müslüman gözükerek, yahudi ve mecûsî kültüründen aktardığı sapık görüşleri İslâm'a sokmaya çalışmıştır. Velâyet, vesâyet, ric'at, ilâhı hak kavramlarını ilk defa İslâm'a sokan bu şahıstır. Şîâ âlimleri de, İbn Sebe'nin yaptığı bu tahribatı kabul ederler. Önde gelen Şiâ ulemâsından en-Nevbahtî bunlar arasındadır.

Bütün bu gelişmeler konusunda hicrî ikinci yüzyıldan itibaren İslâm ülkelerinde yaygın hale gelen siyâsi, dinî, itikâdı ve fıkhı görüşler arasında Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu savunmak için ortaya çıkan imamlar, ehl-i sünnet akîdesini sistemleştirmişler, ehl-i bid'ate karşı mücadele etmişlerdir. Hasanü'l-Basrî (110/128). Bu hareketi sistemleştirenlerin ilki sayılmaktadır. Ehl-i sünnet akîdesinin esaslarını ortaya koyması yönüyle İmam-ı Azam Ebû Hanife'yi de bu ekolün öncülerinden saymak gerekir. Ehl-i sünnet ve'l-cemaât'in selefilerden farklı metotlarıyla tanınan Ebû Mansur-el-Mâturîdî (ö.333) ve Ebu'l-Hasan el-Eş'arî (ö.324), sünnetin izleyicisi düşüncenin olgunlaşmasında özel role sahiptirler.

İslâmî fırkaların ortaya çıkmasında siyâsi ve sosyal sartların da rolü olmuştur. Tarihin belli dönemlerinde, Sünnilik, Şîa ve Mu'tezile biribirlerine üstünlük sağlamışlar, zaman zaman sırayla devletin resmi mezhebi olmuşlardır. Bu rekabet, mezhep taassuplarına, düşmanlık ve çatışmalara sebep olmuştur.

Ehl-i sünnet âlimleri arasında, zamanla bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel; Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir.

Ehl-i sünnet, önceleri; ehl-i sünnet-i hassa olarak bilinirdi. Daha sonraları Ehl-i Sünnet-i âmme adıyla şöhret buldu. Gerçek şu ki; Kur'an ve sünnette yer verilmeyen, ashâb ve tâbiînin de üzerinde görüş beyan etmedikleri meselelere dalmayıp, dinî nasları yorumlamadan onları olduğu gibi alanlara, Ehl-i sünnet-i hassa, ehl-i tevhid veya Selefiyye denildi. Hakkında nass, Sahabe ve tâbiînin görüşü bulunmayan bazı itikâdı meseleleri de yeni bir metodla inceleyerek, gerektikçe akli yorum ve te'vile gidenlere ise ehl-i sünneti âmme adı verildi. Eş'âriyye ve Mâtûridîyye gibi (İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmî Kelâm, s.97).

Ehl-i Sünnet âlimleri; Başta İmam Eş'ârî, İmam Mâturîdî olmak üzere, İmam Gazâlı, Fahriddün er-Râzı, Sadeddin Taftazanî, Seyyid Ali el-Cürcânî ve İbn Teymiye, ehl-i sünnet akîdesini aklı ve naklî delillerle güçlendirmişler, başta Mu'tezile ve diğer bid'at ehl-i mezhep ve fırkalarla mücadele etmişler, onların Kitap ve sünnete aykırı, görüşlerini reddetmişler, Aristo ve O'nun gibi düşünen Yunan ve Müslüman filozofların sapık, mesnedsiz ve batıl fikirlerini çürütmüşlerdir.

Kısaca ehl-i sünnet: Selefiyye ve Mâtûridîyye ve Eş'âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Yukarıda da işaret edildiği gibi selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ İmam Malik: "Şüphesiz ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti" (el-A'râf, 7/154) âyetinin tefsirinde: "İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda soru sormak bid'attır" demiş, teşbih ve te'vile gitmemiştir (Kurtubî, Tefsir, V11,217-218). İmam Mâturîdî ve Eş'arî'nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te'vil etmişlerdir. Arş üzerinde istiva etti sözünü "Arşda hükümran oldu" Allah'ın eli sözünü Allah'ın kudreti ve rahmeti olarak te'vil etmeleri gibi.

Maturidîler ile Eş'ariler arasında da bazı lâfzi ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfları onüçten elliye kadar çıkaranlar olmuştur (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, 146).

Öte yandan mezhepler, siyâsi fıkhı ve itikâdı olarak birçok meselede biribirleriyle bağlantılıdırlar. Aynı mezhep içinde birçok farklı eğilimler bulunabilmektedir. Meselâ; Fıkhi, ameli konularda Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi'dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda Mâtûridî'dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların çoğu itikatta Eş'âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.

Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed b. Hanbel, Mâtûridî, Eş'âri, Ebû Bekr el-Bakıllânı, Abdulkâdir el-Bağdâdi, İmamu'l-Harameyn el-Cüveyni, İmam Gazzâli, Fahreddin er-Râzî ve Nasıruddin el-Beyzâvi gibi âlimler, ehl-i sünnetin önde gelen simâlarıdır.

İbni Teymiyye ile İbnü'l-Kayyim el-Cevaziyye gibi selef mesleğini tercih eden bazı âlimler son asırlarda, Selefiyye diye bilinen Ehl-i Sünnet-i Hassâ mezhebini ihya ve neşre çalışmışlardır. İslâm âleminin büyük çoğunluğu itikadda Eş'âri veya Mâtûridî diye şöhret bulan ehl-i sünnet-i Âmme mezhebi üzeredirler.

Abdulkâdir el-Bağdâdi'ye göre, ehli sünnet sekiz zümreden meydana gelmektedir:

1- Ehl-i bid'atın hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri,

2- Sevri, Evzâî, Dâvûd ez-Zahiri dahil büyük müctehid fakihler ve mensupları,

3- Muhaddisler,

4- Ehl-i bid'ate meyletmeyen sarf,Nahv, lugat ve edebiyat âlimleri,

5- Ehl-i sünnet görüşüne sadık kalan kıraat imamları ve müfessirler,

6- Müteşerrî Sufiyye, yani şeriate bağlı tasavvuf ehli,

7- Ehl-i sünnet yolundan ayrılmayan müslüman mücahidler,

8- Ehl-i sünnet akîdesinin yayıldığı memleket ahalisi (el-Bağdâdı, el-Fark beynel-Fırak, s.313-318; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s.109-110).

İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Sünnîlik sadece bir isim, sıfat veya mezhep değil, bütünüyle bir yaşam tarzıdır ki, tamamen Kitap ve Sünnete uygun olarak İslâm'ın hayata tatbikidir.

İtikadda orta yol, ehl-i sünnetin yoludur. Ümmet-i Muhammed (s.a.s.)'in ana özelliği, itidaldir. Cenab-ı Hak, bunu şu şekilde belirtiyor: "İşte böylece biz, sizi orta (dengeli) bir ümmet yaptık" (el-Bakara: 2/143).

Câbir b. Abdullah'tan gelen sahih bir rivâyete göre, Hz. Peygamber, toprağa düz bir çizgi çizdi ve bu çizginin üstüne elini koyup, şöyle buyurdu: "İşte bu, Allah'ın yoludur." Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi. "Bunlar da değişik tefrika yollarıdır. Herbirinin basında ona çağıran bir şeytan vardır" dedi. Bilahare şu âyeti okudu: "Bu benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse ona uyun. Sizi o'nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın" (en-En'âm, 6/153) (İbn Mâce, Mukaddime, 2; Dârimî, Mukaddime, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/435). Hz. Peygamber (s.a.s.) burada dinde sağa sola sapmalara işaret etmiş, doğru yolun ortadaki ehl-i sünnet yolu olduğunu belirtmiştir.

İmam Tahâvî, ehl-i sünnet yolunu şöyle özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta'tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve'l cemaat'e muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir (Tahâvi, Şerhû akiteti't- Tahaviyye, 586-588).


Sorularla İslamiyet Sitesinden Alntıdır.

ALLAH GÜZEL İSİMLERİ(ESMAÜL HÜSNA) VE KAİNAT VE KORONA VİRÜSÜNÜN HAYIRLI TARAFLARI

Kuranı kerimde Bakara 180 de"En güzel isimler Allah’ındır; bu güzel isimlerle O’na dua edin, O’nun isimleri hakkında doğru inançtan sap...